Benim Pencerem

                               BENİM PENCEREM

 

        Herkes bana topu atmam için bağırıyordu. Bense kimseye vermeden direk kaleye gidiyordum. Bu gölün benim olmasını istiyordum. Herkesi çalımlayarak kaleye gidiyordum. En sonunda iki taş arasındaki kaleciye baktım. Aramızda hiç kimse kalmamıştı. Yerdeki çakıllar bana kar gibi gelmeye başları. Adımlarımı atamadım. Sendeledim ama düşmedim. Topa dengesiz bir şekilde vurdum. Arkadaki ağacın dallarıyla kucaklaştı.

        Bir erik ağacıydı ve bol yapraklıydı. Birkaç saniye sonra topun ağaçta kaldığını fark ettim. Herkesin gözü bendeydi. Çünkü topu ağaçta bırakan alıyordu.

        Küçücük boyuma aldırmadan cesurca atıldım. Arkada kızlar maçı seyretmese bir mızıkçılık çıkarırdım ama onlar vardı. İçimde ne oluğunu sezemediğim garip bir his vardı. Sanki ağaçla birbirimizi itiyorduk. Ama yinede ağaca yapıştım. Fazla yaklaşmamam gerektiğini bilmem gerekirdi. Tişörtümden içeri bir sürü karınca girdi. Beni gıdıklamaya başladılar. Sonra bu his yerini yanma hissine bıraktı. Artık canım yanıyordu. Karıncalar beni adeta dişliyorlardı. Tişörtümü can havliyle çıkarttım. Silkeleyerek tüm karıncaları temizledim. Bu kez ağaca daha temkinli yaklaştım. Ağacın çıkıntılarına basarak tırmanıyordum. Aşağıdaki arkadaşlarım da bana topun yerini tarif ediyorlardı. Ben de topu gözümle arıyordum. Aklımda topu alınca kızların beni kahraman gibi göreceği vardı. Bir ara toptan gözümü ayırıp aşağıya baktım. İki, iki buçuk metre yukarı çıkmıştım. Başım dönmeye başladı. Her yer dönüyordu. O ara gözüme top çarptı. Onu alıp inecektim. Ama top gözümde bir büyüyüp bir küçüldü. Bir uzaklaşıp bir yakınlaştı. Sonra birden ağaç silkindi ve beni üzerinden attı. Yere bir taş gibi düştüm.

        Gözlerimi açtığımda bütün arkadaşlarım başımda bir daire oluşturmuş bana bakıyordu. Sonra bir şey oldu ve yeniden gözlerim kapandı. Arkadaşlarım yüzüme ağaçtan topun düştüğünü söylüyor.

        Yeniden gözlerimi açtığımda bu kez hastanedeydim. Ayağımı kıpırdatamıyordum. Canım da yanıyordu hafiften.

        Odanın içi loş bir ışıkla içli dışlı olmuştu. İlk dikkatimi çeken odada hiç cam yoktu. Duvarlarda 2 tane manzara resmi vardı. Biri yatağımın tam karşısında biri ise sağda, kapının olduğu duvarda. Sol duvara dayanmış eski bir televizyon vardı. Kumandası hemen üzerindeydi. İçeride ilaç kokusu odayı egemenliği altına almıştı. Zaten hastanede olduğumu da bundan anladım.

        Gözlerimi açtıktan az sonra içeriye annem girdi. Gözleri kıpkırmızıydı. Kapıdan girdi. Bana;

-        Biraz daha iyi misin oğlum? ,dedi.

-        Bacağım biraz acıyor. Bana ne oldu anne?

-        Arkadaşların koşturarak eve geldiler. Kapıyı çaldılar. Senin ağaçtan düştüğünü söylediler. Seni alıp hastaneye getirdik. Baygındın. Bacağın kırılmış. Birkaç dün hastanede kalacaksın. Yürüyemeyeceğin için sana tekerlekli sandalye buldum. Ama çok gezme.

-        Anne bu odada neden pencere yok?

-        Çünkü burası önceden depo olarak kullanılıyormuş. Hastanede başka oda bulamadığımız için şimdilik burada yatacaksın. Annemin sözleri yarım kaldı. İçeriye hemşire girdi. Hafif şişman, kıvırcık ve kısa saçlı, kısa boylu bir kadındı. Benim nasıl olduğumu sordu. İyi cevabını duyunca:

-        Sana yeni bir oda bulduk ufaklık. Oraya gitmek ister misin? ,dedi. Ben bu cevabı duyunca çok sevindim. Ve hemen:

-        Penceresi var mı? ,dedim. ‘Evet’ anlamında kafasını salladı. Hemen oraya taşındık. Çok sevinmiştim. Bu odanın düzeni de aynıydı. Ve eklenti olarak; kapının olduğu duvara paralel olan duvarda bir pencere vardı. Hastanenin bahçesini görüyordu. Bir sürü insan vardı orada. Hepsinde ayrı dert, ayrı tasa...

Acıktığımı hissetmeye başlamıştım. Saat gece yarısını geçmişti. Annem yanımdaki koltukta uyuyordu. Açlıktan uyanmıştım. Midem bana sesleniyordu. Ama annemi uyandırmak istemiyordum. Kalkmaya çalıştım ama çabalarım boşa çıktı. Anlaşılan sabaha kadar midem bana dil döküp duracaktı ama nafile. Uyumaya çalıştım; yine mağlubiyet… En sonunda kabullendim durumu. Yatakta deliye dönecektim sabah ezanına kadar. Bir ara odada cam olduğu aklıma geldi. Kafamı çevirdim ve işte oradaydı. Şu an başıma gelen en iyi şeydi bu. Ama ilk baş korktum ondan. Tam cama dikkatle baktığımda bir şey oradan kafasını uzatacak…

Aslında korktuğum şey çok saçmaydı. Camdan dışarı bu düşüncenin saçma olduğunu beynime kazıyarak baktım. Dışarıda birkaç insan vardı. Sabahki kalabalıktan eser yoktu. Sadece birkaç kişi; bir iki doktor veya hemşire, yaşlı bir adamın yanındaki bir küçük çocuk bir de adamın kucağındaki bebek. ‘Acaba ne dertleri var?’ diye düşünmeye başladım. Ve bir hayal kurmaya karar verdim:

    Bebek ve küçük çocuğun yanındaki adam komşuları… Ve bu çocukların annesi ve babası bir trafik kazası geçiriyor. İyice derinlere inmeye karar verdim. Bu aile tenha bir yerdeki müstakil bir evde yaşıyorlar. Çocuklar, çocukların annesi ve babası lunaparka gidiyor. Orada eğleniyorlar ve sonra evlerine gidiyorlar. Ama şanssızlık ki lunaparkta çocukların annesi ceketini düşürüyor. Almak için arabasına karısıyla birlikte biniyor çünkü çocukların babası karısının yeni ceketini karısına dikkat etmediği için tanımıyor. Ama bir sorun ortaya çıkıyor: çocuklar. Çocukları evde tek başlarına bırakamayacaklarını ve lunaparka götürüp ikisinin de uyur vaziyette olduğu için uykusundan mahrum bırakmak istemiyor ve iki ila üç kilometre ötedeki aile dostlarına bırakmak istiyorlar. Gidiyorlar bırakıyorlar. Oradan da lunaparka gidiyorlar. Gelirken de çocukların babasın çok uykusu geliyor. Yolda bir an uykuya dalıyor ve olanlar oluyor. İkisi de ağır yaralı… Yoldan geçenler kazayı hemen fark ediyor ve çocukların babasının cep telefonuyla en son aranan numarayı tekrar arıyor. Çocukların kendisine bırakılacağını haber vermek için aradığı aile dostu çıkıyor o acı çalan telefona ve haberi alıyor apar topar çocukları da alıp hastaneye geliyor arabasıyla. Tabi o gelene kadar çoktan ameliyata alınmıştır karı koca.

    Bunları hayal ederken uyuyakalmışım ertesi sabah uyandığımda önümde hastane yemeği vardı. Annem gülen gözlerle gözümün içine bakıyordu. Yemeği çok aç olduğum için nasıl bitirdiğimi anlamadım. Annem bana bir sürprizi olduğunu söyledi. Tatlı bir merakla beklemeye başladım. Odamın kapısının önünden tekerlekli sandalyeyi getirdi. Hiç bu kadar mutlu olduğumu hatırlamıyordum son bir sene içerisinde. Hemşirenin de yardımıyla sandalyeye bindim. Annem sürmeye başladı. Odadan çıkar çıkmaz hastane kokusu genzimi yaktı. Çok acıydı. Bir an karşımıza dün akşamki iki çocuk ve yaşlı adam çıktı. Gözlerim doldu birden ağlamaklı oldum. Sonra kendimi toparladım. Annemle yaşlı adam selamlaşmış mıydı yoksa bana mı öyle gelmişti? Hayır, bana öyle gelmemişti, gerçektende selamlaşmışlardı. Çok şaşırmıştım. Anneme nereden tanıdığını sordum. Anlatmaya başladı:

-        O yaşlı adam hamile olan kızına yemek almak için sıraya girmişti sabahleyin. Ben de sana yemek almak için oradaydım. Elindeki bebekle bunu başaramayacağı için ona yardım ettim. Ve bana neden burada olduğumu sordu bende seni anlattım. Ben de ona aynı soruyu yönelttim. Hamile olan bir kızı varmış. Aslında tek kızı oymuş. Dün akşam doğum sancıları tutmuş. Apar topar hastaneye getirmişler. Kızının eşi şehir dışındaki bir toplantıda olduğu için hemen gelememiş. Üçüncü çocuğu olacakmış kızının. Küçük bebek bir buçuk aylık, büyük olan da seninle yaşıtmış. Yaşlı adamın mutluluğu gözlerinden taşıyor. Üçüncü torunu olacağı için çok mutlu.

Ben tabi ki dün akşam düşündüklerimi söylemedim. Ön yargıyla yaklaştığım için olaya kendimi kötü hissediyordum.

    Dolaştıktan sonra tekrar odama döndük. Bizim ardımıza da doktor girdi. Ve taburcu olabileceğimi söyledi. Bir hafta sonra kontrole gelmemi ve iki hafta sonrada iyileşeceğimi söyledi. Hastanenin önüne çıktığımızda şehir dışından babam dönmüş ve arabanın içinden bana el sallıyordu.

 

 

 

VOLKAN KOÇDEMİR

 

 
 
Kullanıcı adı:
Şifre:
 
Tüm zamanlarda 3592 ziyaretçi (5654 klik) kişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol