YAKAMOZ
O gün de Çarşıdan dönüyordum. Yine kafam dalgındı. İçimde ne olduğunu bilmediğim tuhaf bir sıkıntı vardı. Kafamda eve gidice yapacaklarım vardı. Eve gitmek için minibüse bindim. Bedenen ordaydım ama ruhum orada değildi. Geçtim minibüsün en önüne oturdum. Kafamı arkaya çevirdim herkes kendi halindeydi. Hava yağmurlu olduğu için içeriyi bir nem kokusu sarmıştı. Kulağıma gelen sesler ise beynimi uyuşturuyordu. Minibüsün tavanına öfkeyle vuran damlaların sesiydi bu. Yanıma yaşlı bir teyze oturdu. Pek halsiz görünüyordu. Yüzünde bir bıkkınlık ifadesi, gözlerinde halsizlik vardı. Derken şoför geldi. Herkes elindeki parayı şoföre uzatmak için yarışıyordu adeta. Ve bu olayın aracısı bendim. Herkes bana veriyordu ben uzatıyordum o buz gibi parayı. Ben de paramı uzattım şoföre. Söyle bir yüzüme baktı. Tekrar önüne döndü. Motoru çalıştırdı ve gaza bastı. Yerlere yağmur taneleri kurşun gibi düşüyordu. O yorucu günün ardından sonunda evime gidiyordum. Minibüstekilerin ağzını bıçak açmıyordu. Kuru bir sessizlik vardı arabada. Bu da insanı ürkütüyordu.
Evime az bir yol kalmıştı. Yaklaşık 2-3 km. Ama ben şimdiden ‘ineceğim’ demeye başlamıştım kendi kendime. Çünkü çoğu zaman ineceğim yerde inememişimdir. İçimden tekrar edip duruyordum ‘ineceğim, ineceğim, ineceğim’ diye. İneceğimi biliyordum ama şoföre nasıl söyleyeceğimin provasını yapıyordum. İneceğim yere mesafe azalıyordu. Ve benim ağzımdan bu kelime çıkmıyordu. İneceğim diyemiyordum. 100 metre 50 metre… Sonra bir ses duydum. ‘ Müsait bir yerde durur musunuz ?’ söyledim sandım ama yanıldım. Ses arkadan geliyordu. Küçük bir kız çocuğu söylemişti bunu yaklaşık on ila on bir yaşlarında. Şoför durdu ve indik. Evim duraktan görünüyordu. Sadece elli metre vardı durak ile arsında. Evime giden patika çamurluydu. Yağmur dinmişti. Artık sadece onun eserleri kalmıştı: çamur. Bata çıka yürüyordum patikada. Yürürken aklımdan küçücük bir kızın benden daha cesaretli olduğu geçiyordu. Ama cesaret değildi bu sanki. Sanki başka bir şeydi. Ama neydi? Bana engel olan neydi? Neden korkuyordum? Bunların cevabını bilmiyordum. Bilseydim zaten böyle bir sorunum olmazdı.
Sonunda gelmiştim sımsıcak evime. Saat 20.15 civarıydı. Eve gelir gelmez ilk iş koridorun lambasını yaktım. Loş bir ışık kapladı her yanı. İçeri geçip uzanacaktım her zamanki gibi. Tek yaşadığım için evde yapacak bir şey bulamıyordum. Yaktığım koridorun lambasını kapattım. İçeriyi yakacakken bir karartı fark ettim. Hemen ışığa yöneldim ama bir şey önümü kesti. Kalbim deli gibi atıyordu. Çok korkmuştum. Birkaç dakika sonra kendimi topladım. Ayağa kalktım. Lambayı açtım. O karartının ne olduğunu anladım. Kanepemdi. Önümü kesip düşmeme neden olan ise sehpa… Ama yine de çok korkmuştum. Yine beynim benimle dalga geçmişti. Yine beni aptal durumuna düşürdü. Sehpaya çarptığım için bacaklarından teki kırılmıştı. Şimdi hiç uğraşamam dedim ve kenarı koydum. O korktuğum kanepeye uzandım. Orada uyuyakalmışım. Deliksiz bir uyku çekmiştim. Ama ertesi, gün kanepede uyuya kaldığım için her yerim ağrıyordu. Gidip elimi yüzümü yıkadım. Hemen kahvaltı edip evden çıktım. Hava düne nispeten daha güzeldi. Bir arkadaşımı ziyarete gidecektim. Çok uzun zamandır görmüyordum çünkü. En son sevdiği kızla nişanlanmıştı. Çok iyi anlaşan çiftlerdi. Acaba evlenmişler miydi?
Oraya gitmek için yürümeyi tercih ettim. Yürürken bir yandan da çevremi seyrediyordum. Caddeler, sokaklar dükkânlar… Fakat bir şey dikkatimi çekmişti; çevrede bir sessizlik hakimdi. Bir şeyler eksikti sokaklarda. Hiç insan yoktu sokaklarda. Sanki her yer siyah beyazdı.
Sonunda arkadaşımın yanına varmıştım. Evinin kapısının önünde durdum, zile bastım. Kapıyı o değil de annesi açmıştı. Ve gözü yaşlıydı. Elinde arkadaşımın resmi, gözleri ağlamaktan kızarmış bir şekilde gözümün içine bakıyordu. Ne olduğunu anlamıştım. Ama nasıl olmuştu. Annesi beni içeri davet etti. Eski arkadaşlarım, teyzeler amcalar… İçeride Fatih’ in eş adayı da vardı. Resmen ölü gibiydi. Yüzü bembeyaz, gözleri şiş ve mosmordu. İçerisi çok kalabalıktı ve herkes ağlıyordu. ‘ne oldu?’ diyemedim. Daha doğrusu ağzımı açamadım. Benim de gözümden yaşlar süzülmeye başladı. Arkadaşımın annesi beni kenarı çekip:
- O öldü, dedi.
- Peki, ama nasıl?
Anlatmaya başladı:
- Geçen gün her zaman ki gibi evden ayrıldı. ‘ Ben dolaşacağım annecim istediğin bir şey var mı?’ dedi bana. Evlilik işlemleri işin gitmişti. Ben de çabuk gelmesini söyledim. Çünkü daha pazara gidip eve bir şeyler alacaktık. İki buçuk saat sonra mahallenin çocukları koşa koşa eve geldiler. Kapıyı deli gibi çalıyorlardı. ‘ Ne oldu?’ diyemeden ‘koşun teyzecim! Fatih Ağabey yerde kanlar içinde yatıyor!’ dediler. Hemen koşa koşa çocukların beni götürdüğü yere gittim. Eve gelirken araba çarpıp kaçmış. Fatih’ i gördüğümde etrafında bir sürü kişi vardı. ‘Açılın!’ diye bağırdım. Onu gördüğümde başımdan aşağı kaynar sular döküldü. O ölmüştü! Artık geri gelmeyecekti. Bana annecim demeyecekti.
Kadın birden bayılıverdi. Onu evdekilere bırakıp çok hızlı bir şekilde evden uzaklaştım. Onun öldüğü yere gittim. Annesinin tarif ettiği kadarıyla biliyordum. Zaten bulmak çok zor olmadı. Daha dün öldüğünden yerde kan izleri hala duruyordu. Çevredeki esnafa sorduğumda çarpan arabayı hiç kimsenin görmediğini öğrendim. Kendimi ıssız bir çölde terk edilmiş gibi hissettim. Çaresizdim yapacağım hiç bir şey yoktu. Oturup ağlamaktan başka bir şey yapamamak zoruma gidiyordu. Hele ki arabanın çarpıp kaçması… Yardım bile etmemesi… Evime gitmeye karar verdim yerdeki kan izine son bir kez daha bakıp. Hemen yatıp uyumak istiyordum. Hiç bir şey yapmak istemiyordum. Evde tam üç gün yattım. Lavaboya gitmek ve yemek yemek dışında bir şey yapmadım. Yapamadım. Üçüncü gün artık evden çıkmaya karar verdim. Olanlara inanamıyordum. Fatih’in mezarına gitmek istiyordum. Ama buna dayanıp dayanamayacağımı bilmiyordum. Ama yine de gidecektim. Bu kararı aldığımda saat 22.00 dı. Hava bayağı kararmıştı. Mezarlıkta sadece bir lamba vardı o da çok az yanıyordu. Bunu tahmin ettiğim için yanıma bir el feneri almıştım. Zaten küçük bir mezarlıktı. Arkadaşımın mezarını bulmak zor olmayacaktı. Bir iki araştırmadan sonra buldum. Daha yeni gömüldüğü belliydi. Başına geldiğim zaman ilk önce dua ettim sonra o kadar sene yaptıklarımız aklıma geldi. Gülüştüklerimiz, ağladıklarımız, küslüklerimiz… Gözümden yaşlar boşalmaya başladı birden. Hıçkırıklara boğuldum. Sonra bir ses duydum. Bana ‘ağlama’ diyordu. Ama bu olamazdı mezarlıkta tek olduğumdan o kadar emindim ki… Sonra arkadaşım belirdi gözümün önünde. Bana:
- Üzülme hepimiz bir gün zaten öleceğiz. Bana ağlayarak eline hiç bir şey geçemez. İşe yarar bir şeyler yap. Böyle sadece kendini üzüyorsun. Mesela benim katilimi bul, dedi.
‘Uyan çocuğum’. Sesiyle kendime geldim. Çok korkmuştum. Yüzüm bembeyazdı. Anılarımızı düşünürken uyuyakalmıştım. Mezarlıkta yaşlı bir amca beni uyandırdı. Yüzünden korku ile birlikte bir tebessüm vardı.
- Yavrum burada neden uyudun? Evin yok mu? ,dedi.
Sorularını cevapsız bırakarak sadece:
- Uyandırdığın için teşekkürler amca, dedim. Ve evime gittim tekrar. Hemen üstüme temiz bir şeyler giyip evden çıktım. Arkadaşımın ölümüne sebep olan arabayı bulacaktım. Artık çekingenliğim umurumda değildi. Kimseden utanacak, çekinecek halim yoktu. Arkadaşım için bu fedakârlığım azdı bile.
Olay yerine tekrar gittim. Yerdeki kan izini temizlemişlerdi. Çevredekilere tekrar çarpan arabayı gören olup olmadığını sordum. Hiç kimse görmemişti. Polis olayı incelememişti bile onun için polise de gitmedim. Arkadaşımın öldüğü yerdeki parkta oturma ihtiyacı hissettim. Çünkü sabahtan beri sormadığım kişi kalmamıştı. Tam otururken bir şey dikkatimi çekti. Bir bakkalın güvenlik kamerası… Hemen koşarak bakkala gittim. Hemen bakkala o kameranın o saatte kayıtta olup olmadığını sordum. Aldığım cevap olumluydu. İncelemek istedim. Bakkal beni kırmadı. Ve o anı buldum. Arkadaşım tam karşıdan karşıya geçerken vurmuştu araba. Hemen arabanın plakasına baktım. Belli oluyordu. Plakayı bir yere yazdım. Bakkalcıya teşekkür ettim. Ve o kaydı polise ulaştırmasını söyledim. Bakkalla aynı anda dükkandan ayrıldık. Ben bir internet kafeye o da polise gitti. Hemen plakayı araştırdım ve arabanın sahibin buldum. Sıra o adamı nerde bulacağımdaydı. Tam internet kafede araştırma yaparken küçük bir çocuk bilgisayarın ekranına takıldı kaldı. Hemen dikkatimi çekti çocuk yaklaşık on yaşlarında küçük boylu bir çocuktu. Gözlüklüydü ve gözlerinden büzük gözlük camları vardı. Pek bakımsız gözüküyordu. Hemen monitördeki arabanın sahibini göstererek ‘tanıyor musun?’ dedim. ‘Evet’ anlamında başını salladı. Ondan o adamın yerini göstermesini istedim. Ve eline on lira tutuşturdum. Hemen yola koyulduk. Adamın evine getirmişti çocuk beni. Eski bir evdi. Duvarlarındaki çatlaklar belli oluyordu. Arabası kapının önünde duruyordu. Ön tamponun rengi arabanın renginden biraz daha koyuydu. Demek ki değiştirmişti ön tamponu hasar alınca. Çocuğu yolladım kendi evine. Ben içeri girecektim. Ev tek katlı olduğu için dış kapıyı çaldım. Adam geldi açtı. Otuz beş yaşlarında bir adamdı. Kirli sakallıydı. Bana:
- Ne istiyorsun, dedi. Artık dayanacak dermanım yoktu. Gözlerim ağlamaklı bir şekilde en son söyleyeceğim söz ansızın ağzımdan çıkıverdi:
- Arkadaşımı sen mi öldürdün? ,dedim. Adam bembeyaz oldu. Yere bakıyordu. Hiç cevap vermeden yere bakıyordu sadece. Sinirlerime hâkim olamayıp bir tane yumruk attım adamın gözünün üstüne. Adamın gözü hemen morarmaya başladı. İçeriye soktum adamı. Evin içini süzüyordum bir yandan da. Kapıdan girdiğimizde uzun bir aradan geçtik her yer toz içindeydi. Aranın sonuna geldiğimizde bizi bir tane daha kapı karşıladı. Adam anahtarı soktu kapıyı açtı kapı açılırken bir annenin feryadı gibi bir ses çıktı. Yine Fatih’in annesi aklıma geldi. İçeriye girer girmez bizi eski bir halı karşıladı. Kirden desenleri bile belli olmuyordu halının. İçeriyi loş bir ışık egemenliği altına almıştı. Adam beni bir odaya soktu. İçeride pek eşya yoktu iki kanepe bir televizyon. Zaten daha fazlası da girmezdi içeriye. O eşyalar bile zar zor sığıyordu. Kanepeler yıpranmıştı sadece. Pek bir kusuru yoktu yalnızca birisinin üstünde küçük bir delik vardı. Delik kanepeye o diğerine ben… Oturunca yorgunluğumu hissettim. Adama bakınca vurduğum için üzülüyor sonra arkadaşıma hatırlayıp adamı öldürmek istiyordum.
- Bana her şeyi anlat, dedim. Adam bir titrek sesle ve mırıldarcasına ‘peki’ dedi ve anlatmaya başladı:
- Fatih bana geldi ve ‘ kız kardeşini seviyorum ve onunla evlenmek istiyorum’ dedi. Bende şiddetle karşı çıktım. Onun benden evlenmek için rıza istediğini biliyordum. Ama kardeşimi kimseye veremezdim. Ona ‘ondan uzak dur, yoksa seni öldürürüm ‘ dedim. Ama yemin ederim öyle bir niyetim yoktu. Oda uzak durmayacağını ve onu sevdiğini söyledi ve gitti. Ben de onu korkutmak için arabamı aldım ve onu korkutmak için onun yanına gittim. Ona arabayla hafifçe vuracaktım. Ama hiçbir şey beklediğim gibi gitmedi. Arabanın frenleri boşaldı. Duramadım çok hızlı vurdum. Ve öldü. Sonra da korkup kaçtım.
Adam bunları anlatırken gözyaşları içinde kaldı. Ben de dehşete düşmüş bir şekilde dinledim. Adeta kanım çekilmişti. Bembeyaz oldum. Cevap bile veremeden. ‘Aç kapıyı polis!’ sesiyle irkildim.
VOLKAN KOÇDEMİR
TURKUAZ |